rockayseri
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.



Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz
Gönderen Konu: Blonde Redhead  (Okunma sayısı 128 defa)
  • Avatar Yok

  •  Üye Grubu : Yetişkin
  •  Cinsiyet : Bay
  •  Nerden : Kayseri
  •  Mesajlar : 269
E-Posta
BLONDE REDHEAD
 
Amedeo ve Simone kardeşler,Kazu Makino adındaki bir Japon sanat öğrencisi tarafından bir indie/noise topluluğu olarak kurulan Blonde Redhead; en başından beri, Sonic Youth’un melodik yapısı ve New York No Wave sahnesinin gürültüyü yeniden yaratma felsefesinden aldıkları ilhamlar doğrultusunda, bilinçli bir kaosa hizmet eden, her ne kadar ‘yıkmaya’ eğilimli olsa da bunu salt ilkel bir dürtüyle değil, aynı zamanda sanatsal bir nezaketle de müziklerine uygulayan, ‘güzide’ bir grup olarak anılıyor.

Zaten sadece var oluşuyla bile ilginç olarak değerlendirilebilecek bir grup Blonde Redhead; alakasız kültürlerden üç kişi tarafından yabancı bir memlekette kurulmuş, üstelik o memleketin müzikal altyapısıyla beslenmiş, üstüne bir de DNA gibi akıllara zarar bir grubun şarkılarından birini kendisine isim olarak seçmiş bir oluşum. Üstelik Sonic Youth davulcusu Steve Shelly’nin şirketi Smells Like’dan Touch & Go’ya, oradan da son olarak 4AD’ye geçişlerine kadar her bir albümle kişiliğini biraz daha güçlendirmiş ve Amerika’da yabancı bir grup olarak kalma riskini başarıyla atlatmış, daha çok ‘dünyalı’ olarak değerlendirilmeyi hak etmiş bir grup. Buna ödül olarak da her bir albümle giderek daha da büyüyen bir hayran kitlesi onları izliyor (bunda onları en başından beri takip edip sound’larının ellerinde büyümesine tanıklık etmiş sadık bir kitlenin desteğinin yanında, giderek yumuşayan sound’ları sayesinde daha dinlenebilir bir hal almalarının da payı büyük tabii).

Müziklerinin bu dünyaya ait olmayan özelliği ve her albümde mutlaka hissedilen hüzün faktörü her zaman Blonde Redhead’in karakteristik özelliklerinden oldu ama bütün bu kayıtlarla ilgili akıllara kazınan en önemli şey, New York’un en sert yer altı hareketlerinden biri olan No Wave akımının atılgan kabalığından aldıkları gaz, bağımsız hardcore label’ı Dischord’un en heyecanlı dönemlerinin yaşandığı 90’ların ortalarına doğmuş olmaları gerçeği ve üstelik bütün bunlara tepeden bakabilme avantajlarıyla birbirine akraba binlerce gruptan oluşan kalabalık indie-rock sahnesinde edindikleri kendilerine has yer tabii ki.

Blonde Redhead’in standart şarkı yapısına uyguladıkları görünmez deneyler ve melodiyle gürültüyü uzlaştırma çalışmalarının zirvesi grubun Touch & Go şirketiyle geçirdiği vakitler gerçekleşmişti ama etkilendikleri her yeni şeyi grubun yaptığı her yeni kayıtta hissedebilmek de mümkün. Özellikle 2000 tarihli “Melody Of Certain Damaged Lemons” albümüyle Blonde Redhead, kariyerinde ikinci bir dönemin eşiğinde olduklarının sinyallerini vermişti. Bu albümle grubun feedback yüklü art-rock’ı, kapılarını pop melodilere ve daha direkt bir romantikliğe açmıştı. Şimdi, bu bahsettiğimiz hüzünlü / romantik eğilimlerinin bariz bir şekilde belirginleştiği yeni albümleri “Misery is a Butterfly”ı bünyesindeki ağır isimlerle ün yapan İngiliz şirket 4AD’den çıkartarak niyetlerini açığa vuruyorlar.

“Misery is a Butterfly”ın grubun en karanlık ve narin albümü olduğunu söylemek abartı olmaz. Zaten duygusal bir yola girdiği son iki kayıtlarında hissedilen grubun bu albümü Touch & Go yerine 4AD’den yayınlamayı seçmesi de zaten bu yüzden şaşırtıcı değil [aslında grup albümü 4AD’yle anlaşma imzalamadan bitirmiş ama zamanında Cocteau Twins gibi
-Cocteau Twins zaten “Misery is a Butterfly”a ilham veren en önemli isimlerden biri- gruplara ev sahipliği yapan bu label’dan yayınlanması da gayet normal] ama şaşırtıcı olan şeyler elbette var: “Misery is a Butterfly” Blonde Redhead’in önceki albümlerinde inşa ettiği bütün o sert görüntüyü yerle bir ediyor ve bu döküntünün altından oldukça hüzünlü ve zayıf ‘bireyler’ çıkıyor. Grup üyeleri gerçek hayatlarında yaşadıkları zorlukları paylaşmada, önceki şarkılarında olduğu gibi kat kat gitarlar ve belirsiz vokaller altına gizlemekten ziyade, bu sefer gayet cömert davranmayı seçmiş. Bu daha çok, epey güvendiğiniz ve asla hayat ve zorluklar karşısında pes etmeyeceğini düşünüp idol yerine koyduğunuz bir kişiyi, köşesine çekilmiş gizlice içli içli ağlarken yakalamaya benziyor. Bu da, bahsi geçen insana karşı beslediğiniz hislerin, belki de en hayırlı olacak şekilde, hayranlıktan arkadaşlığa boyut değiştirmesine sebep oluyor.

“Misery is a Buterfly”ın detaylı prodüksiyonu da grubun daha önce onları tanımlayan en önemli özellikleri olan bütün müzikal sivriliklerini ve açılarını bir güzel törpülemiş. Ama bu radikal değişiklik özgürleştirici olduğu kadar sınırlayıcı da. Albümün karanlık bir melankoli havasına odaklanması, Blonde Redhead’e çok daha derin mevzuları enine boyuna ele alma kolaylığını sağlarken, alıştığımız o güçlü gerilimi yansıtmakta zayıf kalıyor.

Bu arada albümün güçlü bir sinematik hissiyatının olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Klarnetler ve albümün tamamına domine eden yaylılar gibi zengin enstrüman kullanımı sayesinde “Misery is a Butterfly”, hem 4AD’ye yakışır karanlıkta bir sound’da hem de gayet çarpıcı bir kayıt. Fakat en önemlisi Blonde Redhead cephesinde yeni bir dönemin başladığının neon ışıklarıyla parlayıp sönen, sirenlerle bas bas bağıran işareti.

Kaynak:basatap
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
güzel bir tanıtımdı ekleyim dedim.
bu grubu ''misery is a butterfly'' adlı parçayla daha yeni öğrendim,en azından bu parçasını bulup bi dinleyin,öldürücü olmasa da süründürücü (:
   
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


 

Kodlama : Özgür | Grafik : Aziza
Bu sayfa 0.371 saniyede 26 sorgu ile oluşturulmuştur
Savaş somuncu müzik merkezi